17 Ocak 2012 Salı

YUNUS EMRE

Hayatı ve şahsiyeti hakkında pek az şey bilinen Yunus Emre, Anadolu Selçuklu Devleti'nin dağılmaya ve Anadolu'nun çeşitli bölgelerinde küçük-büyük Türk Beylikleri'nin kurulmaya başladığı 13. yüzyıl ortalarından 14. yüzyılın ilk çeyreğinde Orta Anadolu havzasında doğup yaşamış ve uzun bir süre Taptuk Emre Dergâhı’nda çile doldurmuş ve dergâha hizmet etmiş bir şair ve erendir.  
Yunus Emre’nin yaşadığı yıllar, Anadolu

Türklüğünün Moğol akın ve yağmalarıyla, iç kavga ve çekişmelerle, siyasî otorite zayıflığıyla, dahası kıtlık ve kuraklıklarla perişan olduğu yıllardır. 13. yy. ın ikinci yarısı, sadece siyasî çekişmelerin değil, çeşitli mezhep ve inançların, batınî ve mutezilî görüşlerin de yoğun bir şekilde yayılmaya başladığı bir zamandır.

İşte böyle bir ortamda, Mevlânâ Celaleddin-i Rûmî, Hacı Bektaş-ı Velî, Ahî Evrân-ı Velî gibi ilim ve irfan kutuplarıyla birlikte Yûnus Emre, Allah sevgisini, aşk ve güzel ahlakla ilgili düşüncelerini, her türlü batıl inanca karşı, gerçek İslam tasavvufunu işleyerek Türk-İslam birliğinin oluşmasında önemli vazifeler üstlenmiş bir Allah dostudur.


 Yûnus Emre, kesin olmamakla birlikte 1240 yılında doğmuş, 82 yıllık bir dünya hayatından sonra 1320 yılında vefat etmiştir. Doğduğu yer konusundaki tartışmalar Eskişehir'in Mihalıççık ilçesine bağlı Sarıköy ile Karaman üzerinde yoğunlaşmaktadır.

Menakıpnâmelerle şiirlerinden çıkarılan bilgilere göre Babalılardan Taptuk Emre'nin dervişidir. Hacı Bektaş-ı Veli ile ilgisi Vilayetname'den kaynaklanmaktadır. Yine şiirlerinden tasavvuf yolunu seçtiği, iyi bir öğrenim gördüğü anlaşılmaktadır. Anadolu kentlerini dolaştığı, Azerbaycan ve Şam'a gittiği, Mevlana'yla görüştüğü de bu bilgiler arasındadır.

İşlediği konularla Anadolu'da gelişen Türk edebiyatının en büyük adlarından sayılan Yûnus Emre, yalnız halk ve tekke şiirini değil, divan şiirini de etkiledi, etkisini çağlar boyu sürdürdü. Hece ve aruzla yazdığı şiirlerinde sevgiyi temel aldı. Tasavvufla, İslam düşüncesiyle beslenen dizelerinde insanın kendisiyle, nesnelerle, Allah'la ilişkilerini işledi.

Ölüm, doğum, yaşama bağlılık, İlahi adalet, insan sevgisi gibi konuları ele aldı. Çağına hâkim olan düşünüş biçimi ve kültürünü konuşulan dille, yalın akıcı bir söyleyişle dile getirdi. Kendinden önce yetişmiş İran ozanlarının, çağdaşlarının yapıtlarında geçen kavramlara yeni bir öz, yeni bir deyiş kattı. Bu yanıyla tasavvuf düşüncesini, zenginleştirdi, kendi adına bağlanan tekke şiirinin Anadolu'daki ilk temsilcilerindendir.


FİKRİ VE EDEBİ KİŞİLİĞİ

Yunus Emre, halk diliyle tasavvuf edebiyatının en büyük şairidir. Daha Orta Asya zamanlarında Ahmed Yesevi ile başlayan halk tasavvuf şiiri, Türkistan, Horasan ve Anadolu'da yüz yılı aşan bir işleniş çağından sonra, en üstün seviyesine Yunus Emre'de ulaşmıştır. Yunus'un duygu ve düşünce âlemini hazırlayan kültürün kaynağında İslam’ın öğretisi vardır.

Bu öğreti, dünyanın üç kıtasında tecrübe görmüş ve her yeni nesle zekâ ve irfan mirasları bırakmış bir milletin bağrında, kendi öz çevresini bulmuştur. Yunus'un bilgi ve düşünce âleminde, önce bu uzun, sabırlı ve sayısız hayat tecrübelerinden doğan irfan ışıldar. Onun yaradılış, varlık, yokluk, aşk ve Allah hakkında duygulu ve hummalı zihin yoruşları vardır ki aynı irfan kaynağından beslenir.

Yunus, insan olan herkese fakir - zengin, Hıristiyan - Müslüman ayrımı yapmayan, engin bir sevgiyle bağlıdır. Ondaki insan sevgisi, insan'da Allah'tan bir parça, ondan gelip bedenlenmiş bir cevher bulunduğunu bilmesindendir. Yunus Emre işte bu parçanın bütününe, yani Allah'a aşıktır. O'nu gönlünde bilmenin heyecanıyla O’na vurgundur.

Bu heyecanı, Musa aleyhisselâmın konuştuğu çoban kadar saf bir gönülle duyar; aynı saflıkla söyler. Yeryüzünde bir ömür boyu vatanından uzak kalmış bir insan hüznüyle Yunus'un Allah diyarına karşı sonsuz hasret duyması da bundandır.  Ömrü boyunca böyle bir kavuşma isteğiyle yanmış, şiirlerine bu isteğin hareketini vermiştir.

Nihayet, bütün bu iç ve kafa hareketleriyle olgunlaşıp derinleşen, bazen coşkun, bazen savrukmuş gibi anlaşılması mümkün ama her haliyle cana yakın bir derviş... Yunus Emre'nin şiirlerinden ve halk içine yayılan menkıbelerinden yükselerek yedi asır ötede canlanan simasının belli başlı çizgileri bunlardır. Duymuş, düşünmüş, inanmış ve bütün bu duyuş, düşünüş ve inanışlarını büyük bir sadelik ve kolaylıkla şiirleştirmeye muvaffak olmuştur bir ozan olarak Yunus.

İslami taassubun, üzerinde durmaktan çekindiği birçok iman meseleleri ile cennet, cehennem, sırat ve benzeri gibi kavramları, şiirlerinde işlemekten beri durmamıştır. Bu konular onun en zeki ve en hür düşüncelerine mevzu olmuştur. Şiirleri, eskilerin, sehl-i mümteni dedikleri, her dilin söyleyemeyeceği bir açıklık ve kolaylıkla terennüm edilmiştir.


TÜRBESİ:

Yunus Emre'nin mezarı olduğu iddia edilen pek çok mezar ve türbe vardır Anadolu’da. Bunlar; Eskişehir'in Mihalıççık ilçesine bağlı Sarıköy; Karaman'da Yunus Emre Camii avlusu; Bursa; Aksaray ili Ortaköy ilçesinde, Ünye, Kula'da Emre köyü, Erzurum, Tuzcu(Dutçu) köyü Isparta'nın Gönen ilçesi; Afyon'un Sandıklı ilçesi; Sivas yakınında bir yol üstü. Ayrıca Tokat'ın Niksar ilçesinde ve Azerbaycan’da Şeki şehrinde de bulunmaktadır.

Ayrıca, mutasavvıf Niyazi Mısri de Yunus Emre'nin mezarının (veya makamının) Limni  Adası'nda bulunduğunu ifade etmiştir. Bunlar arasında bilim adamlarınca tartışma, Karaman ve Eskişehir'deki türbeler üzerine yoğunlaşmışsa da, Hacı Bektaş-ı Veli ile ilgili menkıbe düşünüldüğünde Eskişehir Sarıköy’deki türbenin asıl Yunus Emre türbesi olduğu düşünülebilir...


ESERLERİ:

Bugün Yunus Emre’nin bilinen 2 eseri vardır. Bunlardan bir tanesi Divan diğeri ise Risaletün Nüshiyye dir.

DİVAN: Yunus Emre'nin en önemli eseridir. Onun bütün fikir dünyası ve sanatının mükemmelliği bu eserde ortaya çıkar. Divan da yer alan şiirler genellikle hece vezniyle yazılmıştır fakat aralarında aruzun değişik kalıplarıyla yazılmış olan şiirler de mevcuttur. Şiirlerini genellikle gazel ve ilahi tarzında kaleme almıştır. 300 – 350 kadar şiirden meydana gelmektedir. Fakat ona isnad edilen şiirlerin sayısı bini geçmektedir.

Divanın Türk milleti tarafından çok okunmuş ve çok sevilmiş olması sebebiyle birden çok nüshaları yazılmıştır. Bu durum gerçek nüshanın tespitini zorlaştırmaktadır. Ayrıca elde bulunan nüshalardaki şiirlerin tamamının Yunus Emre’ye ait olduğunu söylemek de imkânsızdır. Çünkü Yunus Emre’den başka Yunus’ların da aynı tarzda söylemiş oldukları şiirlerin, Yunus Emre’ye ait olduğu zannedilerek divana dâhil edilmiş olması muhtemeldir.

Yunus Emre divanı ilk olarak 1939 yılında Burhan Toprak tarafından yayınlamıştır. Daha sonra 1943 yılında Abdülbaki Gölpınarlı tarafından düzenlenip yayımlanmıştır. Divanın en ciddi yayını Prof. Dr. Faruk Kadri Timurtaş tarafından yapılmıştır.


RİSALET-ÜN NÜSHİYYE  (ÖĞÜTLER KİTABI): Mesnevi biçiminde aruz ölçüsüyle yazılmıştır. 537 beyittir. Didaktik mahiyette kaleme alınmıştır.  Başta 13 beyitlik bir başlangıçtan sonra kısa bir düzyazı vardır. Arkasından destanlar gelir. Eserin baş kısmında ateş su hava toprak gibi dört unsurdan yaratılmış olan insandan ve insana üflenen candan söz edilir.

DERLEME


12 Ocak 2012 Perşembe

İL İL TÜRKİYE -> ARTVİN


TARİHÇE

İlk kuruluş tarihi kesin olarak belli olmayan Artvin ve yöresinde M.Ö. 2. binde Hurrilerin küçük beylikler kurduğu bilinmektedir. Bölge, 2 yüzyıl süren Mitanni egemenliğinin ardından Hitit İmparatorluğunun etkisine girmiştir. M.Ö. 8. yüzyıl sonlarında Kimmerler Kafkaslardan gelerek, Artvin üzerinden Anadolu topraklarına girmişlerdir.

Daha sonra M.Ö. 7. yüzyılda İskitlerin yine Kafkaslar çevresinden, Anadolu'ya göç ettikleri, bunların bir bölümünün Artvin'e yerleştikleri bilinmektedir. Ortaçağda, Bizans'ın himayesindeki Bagratlı Krallığı'nın yönetiminde kalan bölge, daha sonra Selçuklu, Saltuk, Moğol (İlhanlı), Timur, Karakoyunlu, Akkoyunlu ve Safevi yönetiminde kalmıştır. Artvin'de Osmanlı egemenliği Yavuz Sultan Selim döneminde başlamıştır.

1877 -1878 savaşı sonrasında, 3 Mart 1878'de imzalanan Ayastefanos Antlaşması gereği Artvin, Ardanuç, Borçka, Şavşat ve Hopa’nın Kemalpaşa bucağı savaş tazminatı olarak Ruslara terk edilmiştir. 3 Mart 1918'de imzalanan Brest-Litovsk Antlaşması ile Ruslar Artvin topraklarından çekilmişlerdir.

 Kent, Mondros Ateşkes Müzakeresi ile İngilizlerin eline geçmiştir. Ardından, 7 Mart 1921 tarihine kadar Gürcistan sınırları içerisinde kalan Artvin, 43 yıllık bir ayrılıktan sonra, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin girişimleri sonucu 23 Şubat 1921'de anavatana katılmıştır. 16 Mart 1921'de imzalanan Moskova Antlaşması ile bu durum kesinlik kazanmıştır. 7 Temmuz 1921'de sancak olarak kurulan Artvin, 24 Nisan 1924'de il olmuştur.




COĞRAFYA

Doğu Karadeniz Bölgesi'nde yer alan Artvin, doğudan Ardahan, güney ve güneydoğudan Erzurum, batıdan Rize illeriyle; kuzeyden Karadeniz, kuzeydoğudan Gürcistan Cumhuriyeti toprakları ile çevrelenmiştir. İl topraklarının % 95'i ormanlarla kaplıdır. Yörede "Karagöl" adıyla anılan küçük göllere sıkça rastlanır. İl ve çevresinde rakım farklılığından kaynaklanan ılıman, sert ve Doğu Karadeniz iklimi özelliklerine rastlanılmaktadır

GENEL BİLGİLER

Yüzölçümü:         7.436 km²
Nüfus:                 191.934 (2000)
İl Trafik No:        08


Şehir merkezinin nüfusu 23.157 kişi köylerinin nüfusu ise 11.415 kişidir. Artvin, ili ikiye bölen Çoruh nehri, dik yamaçlı uzun vadileri, 3900 metreye kadar yükselen birbiri ardına sıralanmış yüksek dağları, balta girmemiş doğal ormanları, yüksek dağların doruklarında Krater gölleri, Karagülleri, yeşil yaylaları, fauna ve flora zenginliği, tarihi kilise, kale ve kemer köprüleri, geleneksel mimarisi ve festivalleri ile çeşitli turizm değerlerini içinde barındıran otantik bir turizm beldesidir.

Kaçkar ve Karçal dağlarında yapılan dağ tırmanışları, bölgenin değişik yörelerinde doğal güzellikler içinde bulunan trekking parkurlarında yapılan doğa yürüyüşleri, Çoruh Nehri ve Barhal çayında yapılmakta olan rafting, katamaran ve kano gibi akarsu sporları Artvin'in turizm çeşitliliğini zenginleştirmektedir. 4. Dünya Akarsu Sporları Şampiyonası 1993 yılında Çoruh nehrinde yapılmıştır.

İLÇELERİ: Artvin ilinin merkez ilçe ile birlikte 8 tane ilçesi vardır. Bunlar sırasıyla Ardanuç, Arhavi, Borçka, Hopa, Murgul, Şavşat, Yusufeli’dir  


Artvin'de doğa ile girişilen mücadele her zaman için zor olmuştur. Yöre insanı mücadeleci, çevik, çalışkan ve içten bir karakter taşır. Bununla birlikte Artvin, stratejik konumu itibarı ile de kültür sirkülâsyonunun yaşandığı bir ildir. Artvin yöresi halk oyunları; Karadeniz, Kafkas ve Doğu Anadolu' ya has oyun karakteri gösteren bir özelliktedir.

KÜLTÜREL DATAYLAR

ÇOBANLIK: Artvin, sanayi olanakları az, tarım arazisi sınırlı bir il olduğundan, halkın temel geçim kaynağı hayvancılığa dayalı olan bir ildir. Küçükbaş, büyük baş ve kümes hayvancılığı yöre halkının başlıca geçim kaynağı olmuştur. Yörede, çobanlık müessesesi de, usta-çırak ilişkisine dayalı olarak yapılmaktadır. Çırak olarak pişen, yetişen çobanlar zamanla sürülerin tek hâkimi olur ve geleneği devam ettirirler.  

YÖRE MUTFAĞI: Artvin yöresinde, mutfak geleneği çok zengindir. Çorbalar, Süt ve süt ürünlerinden yapılan yemekler, sebzelerden ve kır otlarından yapılan yemekler, Hamur işleri, et ve et yemekleri ve Tatlılar çeşitlilik içinde üretilmektedir.

YEMEK KÜLTÜRÜ: Süt ve süt ürünlerinden yapılan yemekler; peynir kuymağı ve kaymak kuymağı. Sebzelerden ve kır otlarından yapılan yemekler; dağ pancarı, kuş yemeği, gımı, yaban semizotu, ebegümeci bazı otlardan yemek yapılmaktadır. Taze asma yaprağı ve lahanadan sarma ve yemekler örnek verilebilir. Taze fasulyenin kurutulmuşundan yapılan "Puçuko" özel sebze yemeğidir.

HAMUR İŞLERİ: Laz Böreği, katmer, erişte, hınkal, çergebaz, bişi, lokum, hamur işlerindendir. Kışlık kavurma, ağaç şişlerde yapılan kebaplar etli yemeklerin yöreye özgülerindendir. Keşkek, gendima, herisa ve şilav gibi yemekler tanelilerden yapılan yemeklerdendir. Hasuta, aysefe, zurbiyet ve ballı lokum tatlılardandır.

ÇORBALAR: Püşürük çorbası, ayran çorbası, tutmaç çorbası, soğan harşosu, çinçar çorbası yöreye özgün çorbalardandır.




HALK OYUNLARI:


Artvin ve yöresinde oynanan oyunların doğa, aşk ve bütün bölgelerde olduğu gibi insanların gruplar halinde, duygularını kalıplar içerisinde özdeşleştirmiştir. Dik yamaçlı dağlarla ve dağların yöreyi çember biçiminde çevrelemesinden oluşan yüzey şekillerine benzetilmesi, ayrıca Azeri kaynaklı oyunların ferdi olarak oynanması, Kafkas ve savaş dansı olan Horon ve Gürcü oyunlarından Acara Horonu, bu yörede halkın çeşitli kültürel iletişimle yaşayış tarzına uğramış, Artvin oyunları adı altında çeşitli halk oyunları meydana çıkmıştır.

Artvin horonlarında, genellikle erkek oyunlarında sertlik ve tatlı sertlik gözle görülür temalardır. Oyunların sertlik ve çabukluk biçiminde oynanması yörenin coğrafi konumu ile bağdaşlaştırılır. Kadın oyunlarında ise, genelde bolluk, bereket, zarafet, nezaket ve beceri gibi temaları konu alır.

BELLİ BAŞLI ARTVİN KALK OYUNLARI: Ata Barı, Deli Horon, Ağır Bar, Hemşin Horonu, Arhavi canlısı, Borçka Horonu, Deli Kız, Cilveloy, Karabağ, Kobak, Koçari, Livane, Sarı Çiçek, Tavuk Barı, Teşi. Ondörtlü vb. sayılabilir.




DOKUMACILIK: Artvin yöresinde Kilim, Cecim ve Ehram/Şal Dokumacılığı yapılmaktadır. Şavşat Kilimleri denilen rengârenk kilimler dikkat çekmektedir. Özellikle Yusufeli ilçesinde Ehram dokumacılığı yaygın olarak yapılmaktadır. Ehram tezgâhlarında üretilen kumaşlar, gelin kıyafeti olabilecek kadar da ince ve zarif üretilebilmektedir.

EHRAM MOTİFLERİ: Ehram, özellikle, Yusufeli İlçesi'nde dokunmaktaydı. Çok önceleri çokça dokunmasına rağmen, günümüzde kırk-elli yaş grubu kadınların sandıklarında bir veya iki adet bulunmaktadır. Yörede "hanımeli çar" olarak bilinmektedir. Genelde kadınlar tarafından, özel günlerde örtü olarak kullanıldığından, örtünün güzelliği, örtünen insana bir statü ve de saygınlık sağlamakta, bu da, işçiliğinin daha bir itinalı olmasını sağlamaktadır.

ÇÖMLEKÇİLİK: Çömlekçilik, Artvin bölgesinde, -eski dönemlerde- hemen her evde kadınlar tarafından üretilebilecek kadar yaygın bir zanaatken, günümüzde; Borçka ilçesinde, Artvin'deki son "fırını" çalıştıran Çömlek ustası Kazım ŞİRİN geleneği devam ettirmektedir.

AĞAÇ İŞLERİ: Artvin bir orman bölgesi olduğundan, ahşap zanaatının çok gelişmiş olduğu bir yöredir. Bu durum geleneksel mimaride görülebildiği gibi, her türlü tarımsal araç gereç de ahşaptan yapılabilmektedir. Artık, hediyelik eşya anlamında değerlendirilmek üzere, sepetler, hayvan figürleri, evler, kaşık gibi ürünler üretilmektedir.

GİYİM KUŞAM: Artvin'de giyim-kuşam çeşitlilik arz etmektedir. Bu çeşitlilik sahil kesimlerinde farklı, iç kesimlerde farklı renk, desen ve fonksiyon olarak ortaya çıkmaktadır. Bu zenginlikler özellikle kadın kıyafetlerinde, başlıklarında, yazmalarda vb. görülebilmektedir.

HALK EDEBİYATI: Çoruh Vadisi boyunca çok sayıda Halk Ozanı yetişmiş ve edebiyatımıza önemli katkılarda bulunmuştur. Yörede, geçmiş dönemlerde çok daha güçlü olan aşıklık geleneği içinde halk ozanlarının birbirleriyle atışmaları, yöre halkının eğlencesi olmuştur. Bu da Artvin'i "ozanlar kenti" haline getirmiştir.


ULAŞIM

DENİZ YOLU: Artvin İlinin Karadeniz’e sahil Hopa ilçesinde Liman bulunmakta olup bu limanda yük taşımacılığı yapılmaktadır.
Adres: Liman Başkanlığı Hopa /ARTVİN. Tel: 0(466) 351 40 67

HAVA YOLU: En yakın havaalanı Erzurum (226 km.) ve Trabzon (234 km.) illerinde bulunmaktadır. Liman Tel :0 466 351 40 67

DEMİR YOLU: Demir yolu ile ulaşım için en yakın 226 km. ile Erzurum, 269 km. ile Kars İlleridir.

KARA YOLU: İl Merkezi ve İlçelerinde bulunup şehir içi ve şehirlerarası sefer yapan Otobüs İşletmeleri bulunmaktadır. Otogar Tel : 0 466 5114949

 ARTVİN İLİNİN BAZI İL MERKEZLERİNE UZAKLIĞI
 
İstanbul,  1.317 km. Ardanuç 37 km.
İzmir ,      1.570 km. Arhavi 77 km.
Ankara,       999 km. Borçka 32 km.
Antalya,   1.506 km. Hopa 67 km.
Samsun,     964 km. Murgul 50 km.
Trabzon,     234 km. Şavşat 71 km.
Rize,           159 km.
Erzurum,    226 km.
Kars,           269 km.
Ardahan,    235 km.

YAPMADAN DÖNME

Camili Havzası, Borçka Karagöl, Şavşat Karagöl'ü gezmeden, Yusufeli İşhan ve Barhal Kiliseleri'ni görmeden, Hinkal, Laz Böreği , Döner ve Şiş, Puçuko yemeden,Ehram, Bal, Zeytin ve Ceviz almadan,Denk geldiğinizde Festivaller (Artvin Kafkasör, Şavşat Sahara, Ardanuç Çurisbil, Meydancık Sateve) katılmadan, dönmeyin...

TURİZM BİLGİLERİ

Kültür Turizmi, Yayla Turizmi,  Akarsu Turizmi (Kano-Rafting), Dağ ve Doğa Yürüyüşü, Kamp ve Karavan Turizmi, Sportif Olta Balıkçılığı Kuş Gözetleme, Atlı Doğa Yürüyüşü, Bitki İnceleme, Yaban Hayatı Korunan Alanlar (SİT) (Milli Parklar ve Tabiat Parkları), Jeep Safari Turizmi, İnanç Turizmi

İLETİŞİM BİLGİLERİ

İL KÜLTÜR MÜDÜRLÜĞÜ

Tel:    0 466 212 25 07
Faks: 0 466 212 16 43

İL TURİZM MÜDÜRLÜĞÜ

Tel:   0 466 212 30 71
Fax:  0 466 212 27 38

TURİZM DANIŞMA MÜDÜRLÜĞÜ: 0 466 371 51 72

VALİLİK :      (0 466) 212 11 17

BELEDİYE :   (0 466) 212 37 11

HASTANE :    (0 466) 212 10 40

POLİS :          (0 466) 212 10 28

JANDARMA : (0 466) 611 25 01

İTFAİYE :       (0 466) 212 37 14

DERLEME

HACI BAYRAM VELİ


Gerçek adı Numan olan Hacı Bayram Veli, 1352 yılında Ankara yakınlarında Solfasol köyünde doğdu. Babası, tarımla geçinen Koyunluca Ahmed'dir.

Numan, bir süre babasının tarlasında çalıştı. Okumaya olan eğilimini sezen babası, onu Ankara'da Karamedrese'ye verdi. Numan orayı bitirince, bilgisini arttırmak amacıyla, Bursa'ya gitti, orada da bir süne öğrenim gördükten sonra Ankara'ya döndü.

Önceleri Halveti ve Nakşıbendi tarikatlarından esinlendi. Kısa süre içinde konuşmalarının etkisi, bilgisinin genişliğiyle ün sağladı. Ününü duyan Şeyh Hamidüddin, onu Kayseri'ye çağırdı. Numan Kayseri'ye gidip bir süre Şeyh'in yanında kaldı. Kurban Bayramı'nda geçen bu olay nedeniyle Şeyh ona "Bayram" adını verdi.

Bir süre sonra Şeyh ile hacca gidince Hacı Bayram, Kayseri'de Şeyh Hamidüddin'den tarikat geleneğine göre "ışık" denen gerekli bilgiyi aldıktan sonra kendini tasavvufa verdi, sonradan Bayramilik adıyla bilinen tarikatın ilk öğelerini oluşturdu.


Çevresinde toplananların çoğalması, tasavvufla ilgili düşüncelerinin şeriatla bağdaşmaması üzerine, kendisine kuşkulu, sakıncalı bir kimse diye bakıldı. Durumu öğrenen Sultan II. Murad, onu Edirne'ye getirtti, bilgisinin derinliği, yüreğinin arınmışlığı karşısında duygulanınca söylenenlere inanmadı, onu Ankara'da Karamedrese'ye, sonra Bursa Medresesi'ne Müderris olarak atandı.

Hacı Bayram Şeyh Hamidüddin'in ölümünden sonra, müderrisliği bıraktı, yaşamını tekkesinde, çevresinde toplananları yetiştirmekle geçirdi. Düşüncelerini içeren öz Türkçe şiirler yazdı.

Hacı Bayram Veli'nin tasavvufla ilgili görüşleri, kendinden sonra gelenlerce belli bir inanç düzeni olarak benimsenen Bayramilik'te son biçimini almıştır. Varlık birliği anlayışına dayanan, insanla, Allah’ı birbirine yaklaştırma amacına güden Bayramilik'in uyulması gereken kesin ilkeleri "zikr" denen töreni oluşturur.

Bayramilik'e göre bir anış, Allah'a ulaşmak için kendini olgunlaştırma eğitimi olan bu tören açık ve gizli ya da sesli ve sessiz olmak üzere iki türlüdür. Törene katılacak dervişler, bir daire oluşturacak biçimde diz çökerek otururlar. Sonra şeyhin yönetimi altında Allah’ın sıfatlar yüksek sesle anılır. Hangi adların anılacağını şeyh saptar. Bu törende dervişler gözlerini yumarlar. Bu da Allah'tan başka bir varlık görmemek kendini Allah’a vermek anlamına gelir.

Hacı Bayram Veli'nin geliştirdiği inanca göre temel varlık Allah'tır. Allah bütün evreni kaplamıştır, tektir, önsüz ve sonsuzdur, yaratıcıdır. Hacı Bayram Veli, kişinin içine kapanarak bütün geçici varlıklardan yüz çevirerek derin düşünceye dalmasıyla Allah’ı bir ışık olarak gönlünde görebileceği kanısındadır.

Hacı Bayram Veli, felsefeden kaynaklanan pek çok inanç öğelerini doğrudan doğruya inceleyerek değil tasavvuf geleneğiyle öğrenmiştir. Onun kurduğu Bayramilik'ten Şemsiye ve Melâmiye adlı iki tarikat doğmuş, bu ikisinden de türlü kollar türetmiştir. Hacı Bayram Veli’nin düşünceleri Anadolu’da hem kendi sağlığında hem de kendisinden sonra oldukça geniş kitlelerce kabul görmüştür.

Hacı Bayram Veli 1429 yılında bugün Hacı Bayram Camii’nin bulunduğu yerde vefat etmiştir. Kabri bu caminin haziresi içinde bulunmaktadır.


 DERLEME



11 Ocak 2012 Çarşamba

İMAM-I GAZALİ


İmam-ı Gazali, tam adı Muhammed bin Muhammed bin Muhammed bin Ahmed. İslam âlimi. Batı dillerinde ismi Algazel'dir. Künyesi Ebu Hâmid, lakabı Huccet-ül-İslam ve Zeyneddin'dir. Gazali nisbesiyle meşhurdur. Müctehitti. İctihadı, Şafii mezhebine uygun oldu.

HAYATI:

İran'ın Tus şehrinin Gazal kasabasında 1058 (h.450) yılında doğdu. Babası fakir ve salih bir zattı. Âlimlerin sohbetlerinden hiç ayrılmazdı. Elinden geldiği kadar, onlara yardım ve iyilik eder ve hizmetlerinde bulunurdu. Âlimlerin nasihatini dinleyince ağlar ve Allah'u teâlâdan kendisine âlim olacak bir evlat vermesini yalvararak isterdi. Babası yün eğirip, Tus şehrinde bir dükkânda satardı. Vefatının yaklaştığını anlayınca, oğlu Muhammed Gazali'yi ve diğer oğlu Ahmed' hayır sahibi ve zamanın salihlerinden bir arkadaşına, bir miktar mal vererek vasiyet etti ve ona dedi ki:

"Ben kendim, âlim bir kimse olamadım. Bu yolla kemale gelemedim. Maksadım, benim kaçırdığım kemal mertebelerinin, bu oğullarımda hasıl olması için yardım etmenizdir. Bıraktığım bütün para ve erzakı, onların tahsiline sarf edersin!"

Arkadaşı vasiyeti aynen yerine getirdi. Babasının bıraktığı para ve mal bitinceye kadar, onların yetişme ve olgunlaşmaları için çalıştı. Sonra onlara; "Babanızın, sizin için bıraktığı parayı tahsil ve terbiyenize harcadım. Ben fakirim param yoktur. Size yardım edemeyeceğim. Sizin için en iyi çareyi, diğer ilim talebeleri gibi medreseye devam etmenizde görüyorum" dedi. Bunun üzerine iki kardeş medreseye gittiler ve yüksek âlimlerden olmak saadetine kavuştular.


İLİM DÜZEYİ

İmam-ı Gazali, çocukluğunda fıkıhtan bir miktarını kendi memleketinde okudu. Sonra Cürcan'a gitti. İmam Ebu Nasr İsmaili'den bir müddet ders aldı. Sonra Tus'a döndü. Cürcan'dan Tus'a dönerken başından geçen bir hadiseyi şöyle anlatır: as "Bir grup yol kesici karşımıza çıktı. Yanımda olan her şeyimi alıp gittiler. Arkalarından gidip kendilerine yalvardım. Ne olur işinize yaramayan ders notlarımı bana verin."

Reisleri; "Onlar nedir? Nasıl şeylerdir" diye sorunca; "Onları öğrenmek için memleketimi terk ettim, gurbetlere gittim. Filan yerdeki birkaç tomar kâğıtlardır" dedim. Eşkıyaların reisi güldü; "Sen o şeyi bildiğini nasıl iddia ediyorsun, biz onları senden alınca ilimsiz kalıyorsun" dedi ve onları bana geri verdi. Sonra düşündüm, "Allah'u teâlâ, yol kesiciyi beni ikaz için o şekilde söyletti," dedim. Tus'a gelince üç yıl bütün gayretimle çalışarak, Cürcan'da tuttuğum notların hepsini ezberledim. O hâle gelmiştim ki, yol kesici önüme çıksa, hepsini alsa, bana zararı dokunmazdı.

Memleketinde geçirdiği bu üç seneden sonra, öğrenimine devam etmek için o zamanın büyük bir ilim ve kültür merkezi olan Nişabur'a gitti. Zamanın bilim adamlarından olan İmam-ül-Harameyn Ebu'l-Meali el-Cüveyni'nin öğrencisi oldu. Üstün zekâsını ve çalışkanlığını gören hocası ona yakın ilgi gösterdi.
Burada usul-i hadis, usul-i fıkıh, kelam, mantık, hukuk ve münazara ilimlerini öğrendi. Ebu Hâmid er-Rezekani, Ebu'l- Hüseyin el-Mervezi, Ebu Nasr el-İsmaili, Ebu Sehl el-Mervezi, Ebu Yusuf en-Nessâc gibi devrin büyük âlimleri belli başlı hocalarıdır.

Nişabur'da öğrenimini tamamlayınca, büyük bir ilim ve edebiyat hamisi olan Selçuklu veziri üstün devlet adamı Nizamülmülk'ün daveti üzerine Bağdat'a gitti. Nizamülmülk'ün topladığı ilim meclisinde bulunan zamanın bilim adamları, imam-ı Gazali'nin ilminin derinliğine ve meseleleri izah etmekteki üstün kabiliyetine hayran kaldıklarını itiraf ettiler.

O zaman ortaya çıkan muhalif fırkaların yüksek düşünsel seviyelerine ulaşarak kendilerine iktidarın "cevabını" verecek, halk nezdinde iktidarın "meşruiyetini" tedarik edecek âlim olarak görüldüğünden saray tarafından şiddetle desteklendi. Bu sırada otuz dört yaşında bulunan imam-ı Gazali'nin İslamiyet'e yaptığı büyük hizmetleri gören Selçuklu veziri Nizamülmülk, şimdiki tabirle, onu Nizamiye Üniversitesi rektörlüğüne tayin etti.

Bu üniversitenin başına geçen İmam-ı Gazali, üç yüz seçkin talebeye lüzumlu olan bütün ilimleri öğretti. Yetiştirdiği talebelerin had ve hesabı yoktu. Ebu Mansur Muhammed, Muhammed bin Esad et-Tusi, Ebu'l-Hasan el-Belensi, Ebu Abdullah Cümert el-Hüseyni talebelerinin meşhurlarındandır. Bir taraftan da kıymetli kitaplar yazan imam-ı Gazali, ilim ehli, devlet adamları ve halk tarafından büyük bir muhabbet ve hürmet gördü. Şöhreti gün geçtikçe arttı. Nizamiye Üniversitesinde bulunduğu yıllarda, Kitabü'l-Basit fil-Füru, Kitab-ül-Vesit, El-Veciz, Meahiz-ül-Hilâf adlı kitaplarını yazdı.

FELSEFEYE KARŞI BİR YAZISI:


İmam-ı Gazali, felsefecilerle ilgili bu çalışmalarını El-Munkızu min ed-dalâl kitabında şöyle anlatmaktadır:

"İşte şimdi filozofların ilimlerinin hikâyesini dinle: Onları birkaç sınıf, ilimlerini de birkaç kısım hâlinde gördüm. Onlara, çokluklarına ve eskileri ile yenileri arasında doğruya yakınlık ve uzaklık farkına rağmen, küfür ve ilhâd damgasını vurmak lazımdır. Filozoflar fırkalarının çokluğuna ve çeşitliliğine rağmen, Dehriyyun, Tabiiyyun ve İlahiyyun olmak üzere üç kısma ayrılırlar. Dehriyyun sınıfı eski filozoflardan bir zümredir. Yaratıcının varlığını inkâr ederler, bunlar zındıktır. Tabiiyyun; bunlar da ahiretin mevcudiyetini kabul etmediler. Cenneti,

Cehennemi, kıyameti ve hesabı inkâr ettiler. Bunlar da zındıktır. Üçüncü sınıf olan İlahiyyun, daha sonra gelen filozoflardır. Bunlar ilk iki sınıfı ret etmişlerse de kendilerini bid'at ve küfürden kurtaramamışlardır. Üçüncü kısımdan olan bu filozoflar, kendilerinden önce gelenlerin yanlışlarını açık seçik göstermek ve bir yaratıcının olduğunu söylemekle beraber Peygamberlere inanmadıkları için küfürde kalmışlardır. Çünkü küfürden kurtulmak için Peygamberlere ve onların bildirdiklerine inanmak da şarttır."

İmam-ı Gazali felsefecilerin görüşlerini çürütmek ve itikatlarına, felsefe karıştıran fırkalara cevap vermek için yaptığı bu çalışmasını kendisinin de bir filozof olduğu şeklinde yorumlayanlar olmuştur. Buna karşı çıkanlar ise, diğerlerini felsefe ile tefekkür arasındaki mühim farkı bilmemekle suçlamaktadırlar. Gazali'nin şiddetle karşı durduğu muhalif düsturlar, aklı temel almışlardır. Onlara göre, Allah'ın kullarına bahşettiği en büyük nimet akıldır ve bu nimetten yararlanmayan bir kul en büyük günahkârdır. Akıl yürütmek faaliyeti ise felsefeyi beraberinde getirir. Mütefekkirler ise aklı kullanmakla beraber, akıldan önce Peygamberleri ve onların bildirdiği imanı almışlardır.

İmam-ı Gazali, bu çalışmalarından sonra, yerine kardeşi Ahmed Gazali'yi vekil bırakarak Nizamiye Üniversitesindeki görevine ara verdi ve Bağdat'tan ayrıldı. Çeşitli ilmi çalışmalar ve seyahatler yaptı. Şam'da kaldığı iki yıl içinde en kıymetli eseri İhyâu-Ulumiddin'i yazdı. Daha sonra Kudüs'e gitti. Burada Bâtıni denilen fırkaya karşı Mufassıl'ul-Hilâf, Cevâb-ul-Mesâil ve Allahü teâlânın Esmâ-i Hüsnâ denilen isimlerini anlatan El- Maksad ül-Esmâ adlı eserini yazdı. Kudüs'te bir müddet kaldıktan sonra hacca gitti. Haccını müteakiben Bağdat'a döndü. Nizamiye Üniversitesinde, Şam'da yazdığı İhya'sını kalabalık bir talebe kitlesine ders olarak okuttu. Bu seferki tedris hayatı uzun sürmedi. Doğduğu yer olan Tus'a gitti. Burada yine Bâtınilere karşı Ed-Dercülmerkum kitabı ile El-Kıstas-ul-Müstakim, Faysal-ut-Tefrika, Kimya-ı Seâdet, Nasihât ül-Müluk ve Et- Tibr-ul-Mesbuk adlı kıymetli eserlerini yazdı. On sene kadar süren bu hizmetlerinden sonra Selçuklu veziri Fahr-ül-Mülk'ün ricası üzerine bir müddet daha Nizamiye Üniversitesinde ders verdi. Tasavvufu anlatan Mişkât-ül-Envâr adlı eserini de bu sırada yazdı.

İMAM-I GAZALİ'NİN TASAVVUFA GİRİŞİ:


İmam-ı Gazali'nin tasavvufta mürşidi, Silsile-i aliyyenin büyüklerinden olan Ebu Ali Farmedi'dir. Onun huzurunda kemale geldi. Zahir ilimlerinde eşsiz âlim olduğu gibi, tasavvuf ilimlerinde (evliyalık ilimlerinde) de mürşit (yol gösterici) oldu. Kısa bir müddet daha Nizamiye Üniversitesinde ders verdikten sonra doğduğu yer olan Tus’a döndü. Elli beş sene gibi kısa bir ömür süren imam-ı Gazali, ömrünün son yıllarını Tus'ta geçirdi. Burada evinin yakınına bir medrese ve bir de tekke yaptırdı. Günleri insanları irşat etmekle geçti. Elli yaşını aştığı bu sıralarda El-Munkızu Aniddalâl, fıkhın kaynaklarına (Usul-i fıkha) dair El-Mustesfâ ve selef-i salihine (Ehli Sünnet itikadına) tâbi olmayı anlatan İlcâmü'l-Avam an İlm-il-Kelam adlı eserlerini yazdı.


İSLAM DEVLETİNE ETKİSİ:


İmam-ı Gazali'nin yaşadığı devirde İslam âleminde siyasi ve fikri bakımdan büyük bir kargaşalık hüküm sürüyordu. Bağdat'ta Abbasi halifelerinin hâkimiyeti zayıflamaya yüz tutmuştu. Bunun yanında Büyük Selçuklu Devleti'nin sınırları genişliyor ve nüfuzu artıyordu. İmam-ı Gazali, bu devletin büyük hükümdarları Tuğrul Beyin, Alparslan'ın ve Melik Şah'ın devirlerini yaşadı. Melik Şahın kıymetli veziri Nizamülmülk, hem savaş meydanlarında zaferler kazanıyor, hem de o zamanın parlak ilim ocakları olan İslam üniversitelerini açıyordu. İmam-ı Gazali 23 yaşındayken doğuda Hasan Sabbah ve adamları, Selçuklu otoritesini yıkmak gayesi ile İsmailiyye düsturunu yaymaya çalışıyorlardı.

Mısır'da Şii Fatımi Endülüs İslam Devleti gerilemeye yüz tutmuştu. Mukaddes toprakları Müslümanlardan almak için ilk Haçlı seferleri de İmam-ı Gazali zamanında başlamıştı. Bunlardan birincisi olan Haçlı seferine katılan Haçlılar, Anadolu Selçuklu Hükümdarı I. Kılıç Arslan'üstün gayretlerine rağmen 600 binden 40-50 bine düşmek pahasına da olsa, Anadolu'yu geçmiş, Toroslar’ı aşmış, Antakya'yı ve bir yıl sonra da Kudüs'ü ele geçirmişlerdi (1096). Hanedanı çökmeye başlamış, Avrupa'da ise İslam âlemindeki bu siyasi karışıklıkların yanında bir de fikir ve düşünce ayrılıkları vardı.

Bu fikir ayrılıklarının temelinde yatan neden iktidar mücadelesi idi. Orta Doğu coğrafyasındaki iktidarı eline geçirmek isteyen gruplar, halk arasında meşruiyet kazanmak gayesi ile farklı İslami anlayışlar ve disiplinlerden faydalanmak çabasındaydılar. Müslümanlar arasında itikat birliği sarsılmış, düşünce ve fikirlerde ayrılıklar meydana gelmişti. Bir taraftan eski Yunan felsefesini anlatan kitapları okuyarak yazılanlarla İslam inançlarını yeniden yorumlayanlar, diğer taraftan Kur'an-ı Kerim'in ayetlerinin manasını farklı yorum yöntemleri ile açıklamaya kalkışan Bâtıniler ve Mutezile ile diğer fırkalar iktidarı elinde bulunduran sınıfların şekil verdiği İslam anlayışına muhalif bir tutumla iktidar mücadelesine dâhil olmaya çalışıyorlardı.

Böylece, İslam tarihinin en yoğun düşünsel-felsefi dönemi yaşanmaya başlandı. Bu yoğun düşünsel dönemde, iktidar yanlısı bir anlayışla muhalifler ile aynı düşünsel seviyede mücadele edebilecek zamanın nadir ilim adamlarının başında, akli ve nakli ilimlerde zamanın en büyük âlimlerinden, İmam-ı Gazali geliyordu.

O, bir taraftan kıymetli talebeler yetiştirdi, bir taraftan da muhalif fırkaların muhalif inançlarını çürütmek için kıymetli kitaplar yazdı. Üç yüz binden fazla hadis-i şerifi ravileriyle ezbere bilen ve Hüccetül-İslam adıyla meşhur olan İmam-ı Gazali, İslam'ın yirmi temel ilmi ile bunların yardımcıları olan müspet ilimlerde de söz sahibiydi. Zamanında yaşayan ve sonra gelen âlimler onun kitaplarını önemli bir kaynak kabul etmişlerdir.

İmam-ı Gazali 1111 (h.505) yılının Cemaziyelevvel ayının 14. Pazartesi günü büyük kısmını zikir ve tâat ve Kur'an'ı Kerim okumakla geçirdiği gecenin sabah namazı vaktinde abdest tazeleyip namazını kıldı, sonra yanındakilerden kefen istedi. Kefeni öpüp yüzüne sürdü, başına koydu: "Ey benim Rabbim, Malikim! Emrin başım gözüm üzere olsun.' dedi. Odasına girdi. İçeride, her zamankinden çok kaldı. Dışarı çıkmadı. Bunun üzerine oradakilerden üç kişi içeri girince, İmam-ı Gazali hazretlerinin kefenini giyip, yüzünü kıbleye dönüp, ruhunu teslim ettiğini gördüler. Başı ucunda şu beyitler yazılıydı:

Beni ölü gören ve ağlayan dostlarıma
Şöyle söyle, üzülen o din kardeşlerime
Sanmayınız ki, sakın ben ölmüşüm gerçekten.
Vallahi siz de kaçın buna ölüm demekten

***
Ben bir serçeyim ve bu beden benim kafesim.
Ben uçtum o kafesten, rehin kaldı bedenim.

***
Bana rahmet okuyun, rahmet olunasınız.
Biz gittik. Biliniz ki, sırada siz varsınız.
Son sözüm olsun, "Aleyküm selam" dostlar.
Allah selamet versin, diyecek başka ne var?


İmam-ı Gazali, kendisini mezarın içine Şeyh Ebu Bekir en-Nessâc koysun, diye vasiyet etmişti. Şeyh bu vasiyeti yerine getirip mezardan çıktığında hâli değişmiş, yüzü kül gibi olmuş görüldü. Oradakiler "Size ne oldu? Niçin böyle sarardınız, soldunuz efendim?" dediler. Cevap vermedi. Israr ettiler, gene cevap vermedi. Yemin vererek tekrar ısrarla sorulunca, mecbur kalarak şunları anlattı:

"İmamın naaşını mezara koyduğum zaman, Kıble tarafından nurlu bir sağ elin çıktığını gördüm. Hafiften bir ses bana şöyle seslendi. «Muhammed Gazali'nin elini, Seyyidü'l Mürselin Muhammed Mustafa sallallahü aleyhi ve sellemin eline koy» Ben denileni yaptım. İşte mezardan çıktığımda benzimin sararmış, solmuş olmasının sebebi budur. Allah ona rahmet eylesin."

İmam-ı Gazali asrının müceddidi olup, din bilgilerinden unutulmuş olanlarını meydana çıkarmış, açıklamış ve herkese öğretmişti.
İmam-ı Gazali, zamanındaki devlet adamlarının ikram ve iltifatlarına kavuşmuştu. Onlara zaman zaman nasihat ederek ve mektup yazarak hakkı tavsiye etmiş, Müslümanların huzur ve refahı için dua etmiştir.

SELÇUKLU SULTANI SENCER'E YAZDIĞI MEKTUP:


Bunlardan Selçuklu Sultanı Sencer'e nasihat için aşağıdaki mektubu yazmıştır:

Allahü teâlâ İslam beldesinde muvaffak eylesin, nasipdar kılsın. Ahirette ona, yanında yeryüzü padişahlığının hiç kalacağı mülk-i azim ve ahiret sultanlığı ihsan etsin. Dünya padişahlığı, nihayet bütün dünyaya hâkim olmaktan ibarettir. İnsanın ömrü ise, en çok yüz sene kadardır.

Cenab-ı Hakk'ın, ahirette bir insana ihsan edeceği şeylerin yanında, bütün yeryüzü, bir kerbelâ gibi kalır. Yeryüzünün bütün beldeleri, vilayetleri, o kerpicin tozu toprağı gibidir. Kerpicin ve tozunun toprağının ne kıymeti olur? Ebedi sultanlık ve saadet yanında, yüz senelik ömrün ne kıymeti vardır ki, insan onunla sevinip mağrur olsun? Yükseklikleri ara, Allahü teâlânın vereceği padişahlıktan başkasına aldanma.

Bu ebedi padişahlığa (saadete) kavuşmak, herkes için güç bir şey ise de, senin için kolaydır. Çünkü Resulullah sallallahü aleyhi ve sellem buyurdu ki: "Bir gün adalet ile hükmetmek, altmış senelik ibadetten efdaldir." Mademki Allahü Teâlâ sana, başkalarının altmış senede kazanacağı şeyi bir günde kazanma sebebini ihsan etmiştir, bundan daha iyi fırsat olamaz! Zamanımızda ise iş o hâle gelmiştir ki, değil bir gün, bir saat adaletle iş yapmak, altmış yıl ibadetten efdal olacak dereceye varmıştır.

Dünyanın kıymetsizliği, açık ve ortadadır. Büyükler buyurdular ki: "Dünya kırılan altın bir testi, ahiret de kırılmaz toprak bir testi olsa, akıllı kimse, geçici olan ve yok olacak olan altın testiyi bırakır, ebedi olan toprak testiyi alır. Kaldı ki dünya, geçici ve kırılacak toprak bir testi gibidir. Ahiret ise hiç kırılmayan ebediyen bâki kalacak olan altın testi gibidir. Öyleyse, buna rağmen dünyaya sarılan kimseye nasıl akıllı denilebilir? Bu misali iyi düşününüz ve daima göz önünde tutunuz."

İMAM'I GAZALİ'DEN SÖZLER:

-Allah’ü Teâlâ’nın verdiği nimeti, Onun sevdiği yerde harcamak şükür; sevmediği yerde kullanmak ise küfran-ı nimettir (nimeti inkâr etmektir).

-Belaya şükretmek lazımdır. Çünkü küfür ve günahlardan başka bela yoktur ki, içinde senin bilmediğin bir iyilik olmasın! Allah, senin iyiliğini senden iyi bilir.

-Bir sözü söyleyeceğin zaman düşün! Eğer o sözü söylemediğin zaman mesul olacaksan söyle. Yoksa sus!

-Bil ki, kalple gıybet etmek, dille etmek gibi haramdır. Bir kimsenin noksanını, kusurunu başkasına söylemek doğru olmadığı gibi, kendi kendine söylemek de caiz değildir.

-Sabır insana mahsustur. Hayvanlarda sabır yoktur. Meleklerin ise sabra ihtiyacı yoktur.

-Allahü teâlânın, her yaptığımızı her düşündüğümüzü bildiğini unutmamalıyız. İnsanlar birbirinin dışını görür. Allah’ü Teâlâ ise, hem dışını, hem içini görür. Bunu bilen bir kimsenin işleri ve düşünceleri edepli olur.

-Aklı olan kimse nefsine demelidir ki: Benim sermayem, yalnız ömrümdür. Başka bir şeyim yoktur. Bu sermaye, o kadar kıymetlidir ki, her çıkan nefes hiçbir şeyle tekrar ele geçmez ve nefesler sayılıdır, azalmaktadır. O halde bu günü elden kaçırmamak bunu saadete kavuşmak için kullanmamaktan daha büyük ziyan olur mu? Yarın ölecekmiş gibi bütün azalarını haramdan koru.

Ey nefsim, sonra tövbe ederim ve iyi şeyler yaparım, diyorsan, ölüm daha önce gelebilir, pişman olup kalırsın. Yarın tövbe etmeyi bugün tövbe etmekten kolay sanıyorsan, aldanıyorsun.

ESERLERİ:

İmam-ı Gazali, ömrü boyunca gece gündüz devamlı yazmış büyük bir İslam âlimidir. O kadar çok kitap yazdı ki, ömrüne bölününce, bir güne on sekiz sayfa düşmektedir. Eserlerinin sayısının 1000'e ulaştığı, Mevduat-ul-Ulum kitabında bildirilmektedir. Bunlardan 400'ünün isimleri Şeyh Ebu İshak Şirâzi'nin Hazâin kitabında yazılıdır.

Eserleri üstünde Avrupalılar geniş ve uzun süren incelemeler yapmışlardır. Bunlardan Maurice Bouyges adlı müsteşrik Essai de chronologie des oeuvres de al-Ghazali adlı eserinde İmam-ı Gazali'nin 404 kitabının ismini vermiştir. Meşhur müsteşrik Brockelmann da Geschichte Der Arabischen Litteratur adlı eserinde, eserlerinden 75 tanesinin listesini vermiştir. 1959'da dört Alman ordinaryüs profesörü, İmam-ı Gazali'nin kitaplarını okuyarak, İslam dinine âşık olmuşlar ve İmam kitaplarını Almancaya çevirerek sonunda Müslüman olmuşlardır.


İmam-ı Gazali'nin vefatından sonra İslam dünyasının maruz kaldığı Moğol felaketi esnasında yakıp yıkılan binlerce kütüphane içinde Gazali hazretlerinin sayısız eseri de yok edilmiştir. Bu sebepten bugüne kadar eserlerinin tam bir listesi ve tasnifi yapılamamış, ilim dünyası bu husustaki eksikliğini tamamlayamamıştır.

DERLEME

2 Ocak 2012 Pazartesi

GAZ SORUNU VE DOĞAL ÇÖZÜMLERİ







Sindirim sistemi bakterileri ve mayalar tarafından üretilen ve yellenme denilen olaya neden olan bağırsak gazları, kişileri oldukça rahatsız eden bir problemdir. Ses ve kötü kokunun eşlik ettiği ve anüse baskı yapan bu gaz durumu, şişkinliğin getirdiği rahatsızlık ve toplumsal utanca neden olur.

Gaz öyle ya da böyle herkes tarafından yaşanmış bir durumdur. Toplum içinde sıkılmaya yol açan bu problem temelde mide ve bağırsakta kimyasal gazların birikmesi sonucu ortaya çıkan bir sindirim sorunudur. Gazın birikmesi ile dolgunluk ve şişkinlik, karın ağrısı artar. Gaz ya rektum-bağırsak yoluyla vücuttan çıkar ya da ağız yolu ile (geğirme) vücudu terk eder.

Aslında çok doğal olan bu durum kişiler için aşırı sıkıntılı olabilmektedir. Sağlıksız yeme alışkanlıkları, düzensiz bağırsak hareketleri, huzursuz bağırsak sendromu ya da laktoz toleranssızlığı olanlarda görülmesi çok olasıdır.

Ortalama bir insanın rektum ya da ağız yoluyla günde en az 4 kere gaz çıkardığı düşünülür. Aslında gaz çıkarmak bir sağlık tehdidi değildir ama toplumun tepkisi yüzünden istenmeyen bir durum olarak kabul edilmektedir. Gaz çıkarmanın sorun edilmediği toplumlar yok değildir. Aşırı gazın oluşuma neden olan faktörleri belirlemek tedaviyi kolaylaştıracaktır. Sindirim sisteminde gazın birikimi iki şekilde meydana gelir. Biri gıdaların çözülmesi esnasında ortaya gaz çıkması ile olurken, diğeri yeme-içme ya da yutkunma esnasında aşırı hava yutması ile olur.

Gaz daha çok oksijen ve azot içerir. Salınan gazda hidrojen, karbondioksit ve hatta metan gazı bulunabilir. Gaz çıkarmak doğal ve biyolojik bir süreçtir. Erkek ve kadınlarda ortak olarak görülmesine rağmen, erkeklerde daha sık görülür. Yaşlı ve çocuklarda sıklıkla oluşur. Aslında herkes gaz çıkarır. Pek çok zaman gaz çıkaran kişi tarafından bile fark edilmeyecek şekilde kokusuz ve sessizdir. Kötü kokan gazın sorumlusu içeriğinde bulunan kükürdün varlığıdır. Kabızlık geçiren kişilerde gazın şiddetli koku bulundurması olağandır.

Aşırı ve kokulu gaz beslenme alışkanlıkları, yaşam tarzı değişiklikleri ile kontrol edilebilir. Kişide gaza neden olan besinlerin tüketimini aza indirmek, yemek zamanlamalarına dikkat etmek, düzenli ve yeterli uyku, bağırsak hareketlerini düzenleyici egzersizler yapmak sindirime yardımcı olacaktır. Gaz sorunu yaşayan bir kişide şu belirtiler de bulunuyor olabilir: Karında şişkinlik ve rahatsızlık hissi, aşırı yellenme, geğirme, karın ağrısı...

Gaza neden olan başlıca etkenler ile şöyle sıralanmaktadır: Hava yutulması, bağırsakta aşırı miktarda bakteri olması, çok fazla lifli besin tüketimi, malt ve özü içeren gıdaların tüketilmesi, sindirim sistemi iltihapları, huzursuz bağırsak sendromu, düzensiz bağırsak hareketleri, kabızlık, hijyenik olmayan yiyecek ve su tüketimi, aşırı yağlı beslenme, karbondioksit içeren gıdaların çok tüketimi, fazla kükürt içeren gıdaların tüketimi.

Aşırı gaz sorununun en önemli tedavisi beslenme alışkanlıklarının değiştirilmesidir. Bazı meyve ve sebzeleri kesmek, süt ürünlerini daha az tüketmek gerekebilir. Aşırı yağlı bir beslenme düzeni varsa terk edilmelidir. Aşırı protein ve aşırı karbonhidrat tüketmekte gaz sorununun bir sebebi olabilir.

Gaz problemlerini çözebilmek için fasulye, lahana türleri, karnabahar, brokoli, mayalı ürünler ve peynir azaltılmalı, gazlı içecekler tüketilmemelidir. Yüksek karbonhidrat içeren yulaf ve patates daha az tüketilmelidir. Pirinç, muz,narenciyeler, üzüm, sert peynirler, et, yumurta gaz üretimini arttırabilir. Doymamış yağlar içeren besinlerden kaçınılmalıdır.

Bir seferde çok miktarda değil az ve sık öğünlerle beslenilmeli, yemekler iyice çiğnenmelidir. Aşırı gaza neden olabilecek besinler herkeste farklılık gösterebildiğinden tüketimler izlenmeli ve neyin gaza sebep olduğu bilinmelidir. Buna göre ilgili besinler kesilmelidir. Sigara, sakız ve emerek şekerleme tüketimi bol miktarda hava yutulmasına sebep olduğundan aşırı gaz oluşumuna birer neden olabilir.

Bağırsakların sağlıklı çalışması ve gaz üretimini azaltması için fiziksel aktivitede bulunmak önemlidir. Çok hareketli insanların sindirim problemleri nadiren görülür. Sindirim problemi olmaması ise aşırı gaz üretilmemesiyle sonuçlanır.

GAZ SORUNUNU GİDERECEK ÇÖZÜMLER

* Bir bardak ılık su içinde bir tutam şeytantersi, bir tutam kaya tuzu ve yarım tatlı kaşığı toz zencefil karıştırılarak yemeklerden sonra içilir.

* Yemeklerden sonra limon suyunda bekletilmiş taze zencefilden bir dilim yenilir.

* 1 tatlı kaşığı bal ile bir çay kaşığı dereotu tohumu karıştırılarak yemeklerden sonra içilir.

* 1 çay kaşığı kakule tohumu, 1 tatlı kaşığı toz zencefil ve 1 tatlı kaşığı tatlı toz kırmızıbiber karıştırılarak yarım çay kaşığı yemeklerden birer saat sonra bir bardak su yardımı ile içilir.

* Yemeklerden sonra bir tutam taze nane çiğnenir.

* Nane çayı içmek ya da bir bardak suya damlatılan iki damla nane yağı gaz sorununu hafifletecektir.

* Yemeklerden sonra anason ya da rezene çayı içilebilir ya da tohumları çiğnenebilir.

* 10 gram taze fesleğen suyu ve 10 gram toz zencefil karıştırılarak hurma yardımı ile minik haplar yapılır. Sabah aç karnına birer adet içilir.

* Gaz sorununda, özellikle gazlı bebeklerde Hindistan cevizi yağı ile karna masaj yapmak etkili bir yöntemdir.

* Bir bardak suyun içine yarım limon suyu ve bir tutam karbonat ekleyerek kabartılır ve içilir.

* Bir çay kaşığı kereviz tohumu hızlı etki gösterir.

* Papatya çayı sindirim gazlarını giderir ve sindirimi geliştirir.

* Gazı rahatlatmak için çemen otu tohumu ile çay demlenir.

* 1 soğan dilimlenerek 1 bardak su ile 10 dakika kaynatılır ve biraz soğutularak içilir. Hızlı bir çözümdür ancak kötü kokulu oluşu nedeni ile zor içilebilir. İçtikten sonra nane çiğnenerek kötü koku ve tat giderilebilir

DERLEME